Rüya Okulu-Bölüm 44:Hatıralar

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm

Felix bulundukları durumu zihninde değerlendirmeye başladı. Hızlı bir karar vermek zorundaydı. Alarm susmuştu ve saatine göz ucuyla baktığında kameraların yarım saate kadar açılacağını gördü. Hem korumalar da kısa süre içinde burada olurdu.
Ne yapacaktı? Yakalanacaklar mıydı…Yoksa kaçabilirler miydi?
Korkudan şoka girmiş Jest’i bir kez daha sarstı. Buraya geldiğinden beri bu onu üçüncü sarsışıydı. Konuşmuyordu. Tepki vermiyordu. Felix iç çekti. Kararını vermişti. Telefonunu çıkardı ve ona bilgisayar programlamadan veri erişimine dek her şeyi öğreten eski arkadaşını aradı. Bulundukları durumu onların avantajına çevirerek kendilerini saldırıya uğramış gibi göstermeyi planlıyordu. Arkadaşına sahte deliller oluşturmasını ve kamera kayıtlarını gözetim altına almasını söyledi.
Telefon görüşmesi kısa sürdü ardından Jest’in yanağına sert bir tokat indirdi.
Jest titrerken yanağına inen tokadı umursamadı.
“Jest, kendine gel!”
Jest yutkundu. Bakışları ellerinden süzülen kanlara kaydı.
“Ben…Öldürdüm.”
“Delirmenin sırası değil!” Felix bir tokat daha attı. Daha sert. Daha hızlı.
Jest’in yanağı hafifçe sıyrıldı. Birkaç damla kan yanağından aşağı süzüldü.
“Bana Bak!” Jest’in yaşlı gözleri Felix’in suratında gezindi.Gözlerini kırpıştırdı. 
“Şimdi dediklerimi yapacaksın ve buradan yakalanmadan çıkacağız. Anladın mı?”
Jest kaşlarını çattı ve kafasını hafifçe yana eğip ne olduğunu anlamaya çalıştı.
“Bunu evet kabul ediyorum…” Ayağa kalktı ve hala ilaçların etkisiyle derin bir uykuda olan Bay Rose’un yanına ulaştı. Yatağın yanındaki komodinin çekmecelerini karıştırmaya başladı. Doktor aletlerinin bir kısmını burada saklıyor olabilirdi. Ve aradığını buldu. Bir neşter.
Jest’in gözyaşları yanağından süzülen kana karıştı.
Felix onun yanına çöktü ve gözyaşlarını sildi.
Parmaklarını Jest’in koyu saçlarına geçirdi ve kafasını göğsüne bastırdı.
“Kendine gel. Her şey düzelecek.”
Jest acıyla hıçkırdı.
“Ben bir katilim.”
Felix dudaklarını birbirine bastırdı. Jest’in sorununu küçüklüğünden beri biliyordu. Annesinin ölümünden sonra tedaviyi bırakmıştı. Bunun nedenini ona sorduğunda ise verdiği cevap karşısında Felix’in içi parçalanmıştı.
“Annem…Onu görüyorum.” demişti.
“Öldüğünü unutuyorum.” Ela gözleri parlamıştı. “Hem hayallerimde beni seviyor.”
Jest’in hıçkırıkları düşüncelerini böldü.Kanı ceketine bulaşmıştı.
Her şeyi istemeden yaptığını biliyordu ama bu bir şeyi değiştirmezdi ki…
“Bunu istemediğini biliyorum…İyileşeceksin.”
Çocuğu kendinden uzaklaştırdı. Elindeki neşteri sıktı.
“Korkma, sadece birkaç kesik atacağım. Bu kaçmamız için gerekli.”
Jest gözlerini kırpıştırdı. Suçundan kaçmak istiyordu ama bu doğru değildi. Vicdan azabı bütün bedenini sardı ve boğazına sarılan hayali elleri görür gibi oldu. Sırtını dikleştirdi, sırtından aşağı bir damla ter süzüldü.
Felix neşterle Jest’in kıyafetlerini parçaladı, hayati tehlikesi olmayan bir kaç yere neşteri geçirdi ve kesikler attı. 
“Aşağı in. Sağ kanada git bütün korumalar orada toplanmış olmalı. Onlara saldırıya uğradığımızı söyle. Bay Rose’u korurken yaralandığımızı ve doktorun saldırıda hayatını kaybettiğini.” Yutkundu. Hızla ayağa kalktı. Ceketini çıkarıp eline sardı, camı açıp dışarıdan yumruk attı ve camın parçalanmasını sağladı. 
Cam kırıkları odaya dolarken Jest de ayağa kalkmıştı. Başı hâlâ ağıyordu.
Felix neşterle kendisine de yaralar açtıktan sonra Bay Rose’a yaklaştı ve adamın hafifçe kırışmış yüzüne baktı. Adam değerlerine göre bir saat daha uykuda kalacaktı. Üzerine eğildi. Sağ gözünün altına bir kesik attı. Kanlar adamın dudaklarına doğru süzülürken Jest’e döndü.
“Git.”
Jest kısa bir tereddüt anından sonra çığlık atarak aşağı indi. Kendinden iğrendi. Hemen de nasıl rolüne bürünmüştü…
***
Doktorun ölümünün ardındaki izleri bir şekilde kaybettirdikten sonra Felix derin bir nefes almıştı. Jest hastaneye yatırılmıştı. Kendisinin de hastanede kalması için ısrar etmişlerdi ama Felix yaralarının sarılmasıyla yetinmişti.
Dr. Quinet’i unutamıyordu. Parçalanmış yüzünü, açığa çıkan kafatasını…Ürperdi.
Başarmışlardı.Doktor durdurulmuştu. Sonsuza kadar.
Felix titreyen ellerini saçlarına geçirdi ve yumruklarını sıktı. Üzerinden bir hafta geçse bile o dehşet anlarının her saniyesini hatırlıyordu. 
“Felix.”
Felix irkilerek oturduğu ağacın altında kıpırdandı. Abel gelmişti.
Doktorun ölümünü takip eden bir haftada bu -sahte- saldırı yüzünden Abel’ın güvenliği adına uçuşu ertelenmişti. Bu akşam gidiyordu.
Abel Felix’in sargılarını süzdü. “Yaraların…Acıyor mu?” Hafifçe öksürdü ve yüzünü çevirdi.
“Hayır. İyiyim, sorduğun için teşekkürler.”
Felix eliyle yanındaki gölgeliği işaret etti. 
“Otursana.”
Abel her zamanki zarif hareketleriyle Felix’in yanına oturdu. Onu buluşmaları için çağırdığı gün saat beşte oradaydı. Beklemişti.
Saldırıya uğradığını ve yaralandığını ise sonradan öğrenmişti. Bugün ise buraya gelmekte tereddüt etmişti ama her şeyden sonra şimdi, buradaydı işte.
“Hatırlıyor musun bir keresinde burada bayılmıştın…” Felix ağacın ötesinde altlarındaki geniş araziye baktı. Küçükken burada oynamayı çok severlerdi. Malikanenin bahçesi de vardı elbette ama burası kaçıp geldikleri gizli bir sığınaktı. Gözlerden uzak,sessiz bir yer.Gerçi arazide şimdi yoğun bir sonbahar havası görülüyordu. 
“Beni sırtında taşımıştın.” Abel yüzünde beliren hafif tebessümü bastırmaya çalıştı.
Nasıl unutabilirdi ki? Sağanak yağmurun altında onu bir saat boyunca sırtında eve kadar taşımıştı. Abel hastalanmıştı ve ateşlenip baygın düşmüştü.
“Hatırlıyorsun…” Gri gözleri Abel’a dolandı.Kırmızı-turuncu bir yaprak yavaşça süzülerek aralarına düştü.
“Her detayını.” İç çekti.
Sessizlik.
Abel boğazını temizledi.”Jest artık malikaneden gideceği için… Düşündüm ki babamı ikna edebilirim. Tabii okulu bitirip geri dönünce yani…Eğer sen de istersen.”
“Neyden bahsediyorsun?”
“Şey benim kahyam olman konusu. Jest’i geri istersen anlarım ama-“
Felix’in kolunu tutmasıyla sustu. Felix ne diyeceğini bilemiyordu. Bunu öylesine çok isterdi ki…
“Hem senin ilgilenmeni istediğim bir konu var.” Sırtını dikleştirdi.” Babamın doktorunun ölümü hakkında. 
Felix’in mutluluğu buz tuttu ve parçalarına ayrıldı. Çenesini sıktı. Nefes alamadı, göğüs kafesi daralmıştı sanki.
“D-doktor mu? Dr. Quinet…”
“Evet. Onun ölümünün arkasında…” Gergince kıpırdandı.”Jest’in olduğunu düşünüyorum. O gece oradaydın değil mi? Sen… Sen bir şey gördün mü?”
“H-hayır. Ben tam hatırlayamıyorum.” Doktorun ölümünün anıları zihnine doluştu.
“Biz,saldırıya uğradık.”
Kendisinden nefret ediyordu. Bunun her zaman farkındaydı da ama şimdi ki nefreti bambaşkaydı. Bu varlığına duyduğu nefret gibiydi. Bu, nefretin kum tanesi olduğu çölde fırtınaya yakalanmak gibiydi.
Abel sakince başını salladı. “Anlıyorum ama lütfen bana bu olayı araştırmamda yardım et. En azından bunu bir düşün. Güvenebileceğim tek kişi sendin.” Duraksadı.”Hala öyle olduğunu biliyorum…” Derin bir iç çekti. Tüm bunlardan sonra ona güvenmesi ne kadar doğruydu bilmiyordu ama bir şekilde güveniyordu işte.
Buraya neden geldiğini hatırladı.
“Beni buraya çağırdın,ne söyleyeceksin?”
Felix kısa bir an boş gözlerle ona baktı. Bedenine çarpan hayali kum taneleri tenini yakıyordu.Nefret bedenini parçalıyordu. Bu yarım saniyelik süre ona saatler gibi geldi,kendini toparladı ve sırtını dikleştirdi. Cebinden Bay Rose’un yüzüğünü çıkardı.Jest ancak hastanedeyken bunu kendisine verme fırsatı bulabilmişti.
Abel’ın bakışları yüzüğe kaydı ve kaşlarını çattı.
“Bu…Babamın yüzüğü mü?”
“Abel. Şuanda söyleyeceğim her şey doğru. Bana güven…Biliyorum,onca şeyden sonra bana güvenmeni beklemem aptalca ama…” Güçlükle yutkundu. “Lütfen bana inan.” 
Belli ki Abel’ın güven ile olan kısa konuşmasına kulak vermemişti .Abel ona zaten güveniyordu
Felix Abel’ın elini tuttu ve yüzüğü avucuna bırakıp elini yumruk yaptı.
“Bu bir anahtar Abel. Adenlys Oers Akıl Hastalıkları Hastanesini bul.”
“Ne? Söylediklerinden hiçbir şey anlamıyorum.”
“Unutma, Adenlys Oers” İç çekti.
“Annen…Bayan Rose yaşıyor.”
“Bu hiç komik değil.”
“Lütfen bana inanmalısın.”
“Sen ne saçmalıyorsun!”
“Abel…” Felix’in göğsü sıkıştı. Bunca zamandır bu günü düşlemişti. Çok daha farklı olacaktı tabii…
Abel hışımla ayağa kalktı. Yüzük hâlâ yumruğunun içindeydi.
“Ne söylediğinin farkında mısın!”
Felix de ayağa kalktı.
“Annen ölmedi Abel.”
Abel başını olumsuz anlamda salladı.
“Yanılıyorsun. Annem öleli yıllar oldu.” Gözyaşları usulca yolunu buldu.” O öldü. Bunu sen de biliyorsun…Bunu bana yapma! Bunca yıl sonra bana ümit verme!”
Felix yumruklarını sıktı.
“Adenlys Oers. Oraya gitmelisin.”
“Git.”
“Abel…”
“Defol! Beni yalnız bırak!”
Abel şaşkınlık,acı ve Felix’in daha önce hiç fark etmediği yoğun duygularla inledi.
Felix ise derin bir nefes aldı ve ona son bir kez bakıp gitti.
Abel nefes almakta zorlanıyordu.Yumuşak çimlerin ayağının altından kaydığını hissetti ve güçlükle ağaca yaslandı.
Annesi yaşıyor muydu?
Bunca zamandır. Yalnız.
Adenlys Oers. Daha önce hiç duymadığı kelimelerin bu kadar tanıdık gelmesi midesini bulandırdı ve hıçkırıkları boğazında takılı kalırken kelimelerin neden kendisine bu denli tanıdık olduğunu anladı.
Bu bir anagramdı. Aptal bir kelime oyunu. Adenlys Oers, Saldeny Rose demekti, babasının ta kendisi. 
Babasının o hiç kullanmadığı diğer bir ismi dudaklarından sessizce döküldü: Saldeny Rose.
Daniel Saldeny Rose.
Babasının bu isminden ne kadar nefret ettiğini ve onu aptalca bulduğunu söylediğini hatırladı.
Gözlerinde beyaz noktacıklar uçuştu, midesi kasıldı. Akciğerleri son nefesini içine çeker gibi uzun ve tek bir soluk aldı. Başı dönüyordu. Duyguları onu boğuyordu. Hayır. Hayır bu olamazdı. Babası bu kadar zalim olamazdı. Annesi yaşıyor olamazdı. Tüm bunlar gerçek olamazdı. Gözyaşları içindeki bütün acıyı alıp uzaklara götürmek ister gibi sonsuzluğa akarken yaşamasını en çok istediği kişinin ölü olmasını diledi. Annesi yaşamamalıydı. Yaşayamazdı.
Abel buna dayanamazdı.

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm