Rüya Okulu-Bölüm 35

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm

Nick bedeni olduğu yerde kaskatı kesilirken bunu gördüğü manzaraya yordu.
Blanie ve Amy.
Rüzgar beyaz saçlarının arasında dalgalanırken Blanie terasın merdivenlerini iniyordu. Nick geri çekilip gördüklerini sindirmeye çalıştı.
Blanie’nin duraksadığını ve yüzünde beliren o bir saniyelik gülümsemeyi görmüştü ama bu öylesine çabuk gerçekleşmişti ki Nick bunu hayal ettiğini düşünmekten kendini alıkoyamadı.
Biraz sonra, Blanie çoktan alt kata ulaştığında,saklandığı yerden çıktı ve merdivenleri aşıp terasın kapısında birkaç dakika oyalandı.
Amy’i izledi. Gecenin sarmaladığı zarif bedenini, omuzlarından dökülen ipeksi saçlarını ve kollarına doladığı ellerini seyretti. Başını küçük bir kuş gibi yana yatırmış gökyüzüne, yıldızlara uzanırken ne kadar hassas görünüyordu. Nick ona yaklaşmak istedi ama yine aynı şey oldu. Yine bedeni olduğu yerde kaskatı kesildi ve bir şey hissetti, birini. Sırtı ürperdi. Birisi onun arkasındaydı. Kalbine uzanan soğuk eller hissettiğinde göz ucuyla yavaşça arkasına bakındı. Hiç kimse yoktu. Hiçbir şey yoktu.
O sırada Amy’nin yere çöküp titrediğini fark etti ve bedeni çözülürken hızla kızın yanına ulaştı. Ona seslendi,cevap vermeyince omuzlarından tutup sarstı ve kızın yüzüne baktığında bal rengi gözlerinin yaşlarla ıslandığını gördü. Nick kızın bakışlarında ezildi ve sanki Amy’nin içinde,kızın benliğinde kayboldu. Amy aniden ona uzanıp sarıldığında ise ilk başta tepki verememiş sonradan bulunduğu durumu kavrayarak kızın yumuşak sarılışına karşılık verebilmişti. Tabii bu sırada yüzünün alev almasını engelleyemedi. Kızaran yüzünü bastırmak için de yüzünü Amy’nin saçlarının arasına gömdü ve içinden çok ufak bir fısıltı yükselerek kulaklarına ulaştı. Kabullenemediği bir şeydi,korktuğu bir şey. Ama içinde filizlenen bu küçük dokunuş gerçekti hem de Nick’in uzansa sıcaklığını hissedebileceği kadar gerçek.
İçindeki ses dinmişti ama Nick’in kulaklarında yankısı dolandı.
“Beni bırakma, Amy. Beni bırakma…”
Bu anın uzayabileceği kadar uzamasını diledi ve kendini kızın sıcak sarılışına bıraktı.
***
Ölümcül mor gözleri Nick’i izledi. Çocuğun ruhuna dokunup onu bedenine aktarmaya hazırlanırken durdu.Sonra başladığı işi sonlandırmadan gökyüzüne doğru havalandı. Beyaz saçları gecenin karanlığında ay ışığıyla parlarken zarifçe süzülerek yarasalara eşlik etti ve gecenin karanlığında kayboldu.
***
Abel elindeki gül demetini nazikçe karşısındaki kadına uzattı.
Annesine.
Kadın yeşil gözleriyle oğluna donuk bir bakış attı. Her zamanki gibi onu hatırlamıyordu, unutmuştu.
Bu Abel’ın annesini kaçıncı ziyaretiydi? Bilmiyordu. Onun varlığını öğrendiğinden beri neredeyse her gün onu ziyarete gelmeye başlamıştı.
Ama çok geçti. Kadın onun kim olduğunu bilmiyordu ve en acısı da her seferinde Abel’a bir oğlu olduğundan söz etmesiydi.
“Yüzünü hatırlayamıyorum.”
demişti annesi. Sonra bir şeyin farkına varmış gibi gülümsemiş ve yumuşak bir sesle devam etmişti.
“Belki de sadece hayallerimden ibaretti. Belki de bir oğlum yoktu.”
Abel bu sözleri duyduğu gün yaşamasının artık ne anlamı olduğunu merak etmişti.
“Belki de bir oğlum yoktu.”
Karşısında duran oğluna bunları söylemesi…
Abel derin bir nefes aldı ve aklındaki atlı karıncaya binip her seferinde dönerek karşısına çıkan acı verici fikirleri olabildiğince uzaklaştırmaya çalıştı.
“Bunlar senin için. Anne.” Son kelime bir fısıltı gibi yükselmişti. Ama kadın duymuştu ve bu sözleri işitir işitmez yüzü acıyla çarpılmış, gözleri ufak bir pırıltıyla aydınlanmıştı. Yine.
“Benim oğlum öldü.”
Abel kadının sesindeki acıyı ve inancı hissetti.
Bir zamanlar bir oğlu olduğunu biliyordu ve onun öldüğünü sanıyordu.
“Lanet olsun.” diye geçirdi içinden Abel. Zavallı kadına ne söylemişlerdi?
“Seni tanıyor muyum?”
Abel başını salladı. Gözleri dolmuştu.
“Oğlumun arkadaşı mısın?”
Abel duraksadı. Bu sözleri duymaktan bıkmıştı. Annesi oğlunun öldüğüne öylesine çok inanmıştı ki kendisinin oğlu olduğunu söylediğinde ona bağırmış ve kendisiyle dalga geçmeye utanıp utanmadığını sormuştu.
“Evet,bayan.”
Kadının bakışları anında yumuşadı ve eliyle yanındaki sandalyeyi işaret etti.
“Oğlum çok iyi bir çocuktu.”
Abel çiçekleri bir kenara bırakıp sandalyeye otururken kadın bir an anılara daldı ve yüzü şefkatle yoğrulmuş gibi sıcacık bir ifadeye büründü.
“Saçlarını okşardım, ona masal okurdum.” Kadının gözyaşları yavaşça yanaklarından süzüldü. Abel dayanamıyordu. Annesini her ziyaretinde kadın bunları anlatıyordu ve yüreğinden bir parça koparılmış gibi acıyla ağlıyordu.
“Onu çok seviyordum.” Güldü. Bu mutluluktan değildi aksine gülerken bir hıçkırık yükseldi ve Abel’ın yüreğini tırmaladı.
“Onu hâlâ seviyorum ama o öldü.”
Abel kadının ellerine uzandı ve bu sıcak elleri hiç bırakmamak istercesine sıkı sıkı tuttu.

“Yaşamanın ne anlamı var ha?”diye düşündü bir an. Onu hatırlamasa bile annesinin ellerini yeniden tutabilmek yetmez miydi sanki…
“O da sizi çok seviyordu.”
Kadın Abel’a baktı ve başını salladı.
“Biliyorum…Biliyorum.”
“Bilmiyorsun. Bilmiyorsun.”diye geçirdi içinden Abel.
“Seni ne kadar çok sevdiğimi bilmiyorsun, anne.”

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm