Rüya Okulu-Bölüm 33

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm

“Ka-katil mi?”
Blanie”nin gözlerinde bir duygu patlaması oldu ama Amy bir sihirbazın bitmek bilmeyen eşarpları gibi art arda gelen bu duygu zincirinde aşina olduğu bir şey gördü. Blanie’yi sarıp sarmalayan ve kalbinin en derinliklerinde filizlenen bir duygu: Çaresizlik.
Blanie yavaş adımlarla ve titrek bir nefesle Amy’nin yanına ulaştı.
“Sonuçta küçük aptal bir kıza suç atmak ne kadar zor olabilir ki…”
Kızın kızarmış yüzü acıyla hafifçe çarpıldı. Amy bir adım gerilerken bu kız hakkında ne düşünmesi gerektiğini bilemedi. Kızın sözleri kulaklarında yankılandı:”Ben bir katilim.”
Blanie uzun ve derin bir nefes aldı ve Amy’e arkasını döndü.
“Böyle diyorlar işte… Sen de böyle mi düşünüyorsun?” Amy’e bakmadan devam etti. ” Bir katil olduğumu…”
“Hayır.”
Amy’nin sesi gayet net ve kararlı çıkmıştı. Bu kızın davranışları biraz tuhaftı evet bunu kabul ediyordu ama Amy ona istemsiz bir şekilde yakınlık duyuyordu. Tabii ki neden diye sormaktan da kendini alıkoyamadı. “Neden onda beni çeken bir şey var…Neden?”
Ve birkaç dakika sonra Amy aradığı cevabı gerçekten istediği cevap olmasa bile buldu. Bu kızı tanıyordu. Nick ondan bahsetmişti. Rüya koruyucusu olduğu kızdan…Pekala bir sürü Blanie olabilirdi. Nick onun uzun beyaz saçlarından bahsetmemişti belki ama Amy karşısındaki kızın o olduğunu hissetti. Hem onlar rüya koruyucularıydı. Kalbi saf kötülerin koruyucuları. Bu kız böyle bir acı içerisindeyse kalbi saf kötülükle dolup taşıyor olmalıydı.
Amy kız ile olan bağlantısını belli etmeden ona bakmayı sürdürdü.
“Blanie.” Kızın ona bakmasını bekledi ama bu boşuna bir çabaydı.
“Bana hikayeni anlatmazsan nasıl senin hakkında böyle bir yargıya varabilirim? “Sesinin olabildiğince yumuşak çıkmasını sağlayarak devam etti.
“Lütfen… bana hikayeni anlat ki sana yardımcı olayım.”
Amy sadece ona yardım etmek istiyordu. Genelde insanlara yardım etmek gibi bir görev üstlenmek istemezdi ama Amy karşısında böylesine çaresiz biri varken kendisine engel olamıyordu.
Blanie kirpiklerini kırpıştırdı ve Amy’e dönerek kızın akan gözyaşlarını görmesini sağladı.
“Ben…” Titrek bir sesle devam etti. Bu haliyle oldukça kırılgan görünüyordu. “Sana yarın anlatacağım…” Blanie kısa bir süre sözlerinin Amy’e ulaşmasını bekledi.
Amy ise biraz şaşırmış görünüyordu. Sonuçta konuşmayı teklif eden o olsa bile Blanie de bunu kabul etmişti.
“Peki.”
Tabii ki Blanie’nin planı zihninde yaşlı bir ağacın yavaşça toprağa salınan kökleri gibi şekilleniyordu. Kökler gelişiyor,ilerliyor ve sonuç Blanie’nin yüzünde memnun bir gülümsemeye dönüşüyordu. Amy ile ne kadar uzun görüşürse o kadar kısa sürede arkadaş olurdu değil mi?
Rüzgar Blanie’nin beyaz saçlarını nazikçe savururken kız neredeyse utangaç bir tavırla hızla Amy’i arkasında bırakarak merdivenlere koştu.
Amy ise kızın arkasından endişeyle baktı. İnsanlar hakkında ne zaman endişelenir olmuştu?
Blanie merdivenleri inerken gözyaşlarını sildi ve yüzüne yayılan zafer gülümsemesinin keyfini çıkardı. Ancak bunlardan çok öte bir şey vardı. Blanie’nin nefesini kesen ve onu rahatsız eden bir şey. Duyguları gerçekti, anlatacağı hikaye de ve bu Blanie’nin biraz huzursuz hissetmesine sebep oldu. Çaresizliğini hissetmiş miydi? Çaresizliği tıpkı o günkü gibi kalbini sarmıştı .Sanki bir sihir gösterisi yapmaya hazırlanıyordu ama tavşan şapkadan çıkmıyordu. Tavşan yoktu,hiç olmamıştı. Blanie elini göğsüne koydu ve titrek bir nefes aldı. Kısa bir an kendini sihirbaz gibi hissetti. Yuhlamaların arasında şapkasındaki -o hiç var olamayan- tavşanı hayretle arayan bir sihirbaz.
“Sakin ol…” Kendini yatıştırmaya çalıştı. Sonuçta bunu yapmayı o istemişti ve bu yüzden kimseyi suçlayamazdı.
“Sakin ol Blanie… İstediğini alacaksın.”
Sonunda sakinleştiğinde merdivenleri inerek alt kata ulaştı.
***
Amy terasta ellerini kollarına dolamıştı. Bu kendini yalnız hissettiği zamanlarda yaptığı bir alışkanlıktı. Kafasını küçük bir kuş gibi hafifçe yana yatırdı ve gökyüzünü seyretti. Hava kararmıştı ve yıldızlar gökyüzünde yerlerini almış nazikçe Amy’i selamlıyorlardı. Amy içindeki bir dürtüyle elini kaldırarak yıldızlara uzandı ve o an zihni sanki koca bir taşın göle atılması gibi bulandı, çalkalandı. Kulağında tiz bir ses yükseldi ve Amy kendi içinde kayboldu. Gökyüzü yoktu,yıldızlar yoktu. Sadece karanlık ve bir ses vardı.
Ses. Hatırlayamadığı birisi ona sesleniyordu. Biliyordu ama bir türlü sesin sahibini gözünde canlandıramıyordu.
“Amilia.”
Amy kalp atışlarının göğsünü parçaladığını hissetti. Zihni bulanmış, gözleri kararmıştı.
İçine çekildi sonsuz karanlıkta yere çöktü ve nefesini dizginlemeye çalıştı.
Sonra aniden omzunda bir sıcaklık hissetti. Bir el ve Amy onu yutan karanlığın içinden kurtuldu.
“Amy?”
Nick Amy’nin önünde diz çökmüştü. Kızın omuzlarını sıkıca kavradı ve onu sarstı.
“Amy!”
Amy’nin gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Neden?”diye geçirdi içinden. Yanağından süzülen bir damlayı eliyle sildi. “Neden ağlıyorum?”
Nick’in gözlerine korkuyla baktı. Hiçbir şey hatırlamıyordu. Sanki… Sanki bir şey duymuştu ama duyduğu kelime her neyse hatırlayamıyordu. Sanki koca bir vakum her şeyi zihninden alıp götürmüştü.
Amy ani bir hareketle uzandı ve Nick’e sarıldı. Korkmuştu. Nick şaşkın bir ifadenin ardından kızın sarılışına karşılık verdi.
***
Felix gerçekten delirmiş gibi hissediyordu. Bedeni ona itaat etmiyordu. Gözleri bakıyor ama görmüyordu, kulakları uğulduyor ama duymuyordu ve düşünceleri kelimelere dökülemiyordu.
“Mor…Mor…Mor…”
Bir kelime söylüyordu ama neden bu kelimeyi tekrarladığını bile bilmiyordu. Sanki bir şey onu ele geçirmişti. Ayrıca ruhu bedenini terk etmiş gibiydi. Vardı ama öylesine azdı ki Felix bunu sadece düşüncelerinde bilebiliyordu.
Yaşıyor muydu?
Yoksa çoktan ölmüş müydü…
Dudakları yine aynı kelimeleri söylemek için çaba sarf ederken ona dair hiçbir şey kalmamıştı.
Ama her zaman küçük bir umut vardı ve Felix’in ruhu bedenin derinliklerinde bu umuda tutunmuştu. Ölmemişti ama yaşamıyordu da. Sadece bekliyordu…Neyi beklediğini bilmeden bekliyordu.

“Efendim.” Genç adam boğazını temizledi ve gözleri Abel’ın delici bakışlarıyla buluştu.
Abel gözlerini hafifçe kıstı ve zihnindeki kötü senaryoları bastırmaya çalıştı.
İyileşmesi çok düşük bir ihtimal.
Ölecek.
Dişlerini sıktı ve düşüncelerini aklından kovarak karşısındaki adama odaklandı.
“Durumu değişmemiş…”
Abel yumruğunu sıktı ve dişlerinin arasından konuştu. Öfkeliydi ama öfkesi kendineydi.
“Nasıl…”
“Durumu çözebilmiş değilim…Ancak bana göre söylediği kelime yani ‘mor’ onun bu halde olmasında etki eden sebeplerden biri olabilir.”
“Ne yani mor renkli bir şey yüzünden mi bu halde?”
Will sıkıntıyla ensesini kaşıdı.
“Şey yani öyle de denebilir. Mor onu tetiklemiş. Mor olan bir şey.”
Abel ellerini alnına götürdü ve yavaşça şakaklarını ovdu. Günlerdir Felix’in başucunda uyukluyordu ve başına felaket bir ağrı saplanmıştı.
“Raporunu hazırla ve en kısa zamanda bana teslim et.”
“E-elbette efendim.”
Abel iç çekti ve Will’in odayı terk etmesini izledi. Daha sonra yavaşça Felix’in yatağına yaklaştı.
Artık Will’in raporunu sunması için Felix’in odasından çıkmaya bile gerek duymuyordu.
Felix’e sakinleştirici verilmiş ve susturulmuştu ama uyumuyordu ve bu Abel’ı ürkütmeye yetiyordu. Onu uyutamamışlardı. Felix’in yakışıklı yüzüne baktı. Çocuğun yüzü boncuk boncuk terlemiş, açık kahve saçları dalgalar halinde yüzüne yapışmıştı. Gözleri hâlâ aynı donuklukla bakıyordu.
Abel zihninde “mor” kelimesinin yankılanmasını bastıramıyordu. Bu ses zihninden mi geliyordu yoksa duyuyor muydu? Bilemedi. Emin olmak için Felix’in dudaklarına baktı ve çocuğun dudaklarındaki ifadeyi gördü.
“Mor…Mor…Mor…”
Felix konuşmaya çalışıyordu ama sesi bir fısıltıdan ibaretti.
Abel sertçe yumruğunu duvara vurdu ve kolunu duvara bastırarak yaslandı.
“Kendine gel artık…Lütfen…”
Ölümcül bir sessizlikten sonra oda yine mor yankılarla doldu.
Abel yüzünü koluna gömdü ve sesi duymamaya çalıştı.
“Sus artık abi…Sus.”

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm