IGE Bölüm147: Birisi seni görmek istiyor

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm

Bölüm147: Birisi seni görmek istiyor

Çeviri: Noblesse

Önceki bölüm      Sonraki bölüm

 

O günün öğleden sonrası.

 

Ye Qingyu, üçüncü kez askeri tedarik bölümüne gitti. Askeri emir yeşim parçasının içeriğine göre, bu operasyon için ihtiyaç duyduğu çeşitli araç ve kaynakları edinmek için oraya gitmişti.

 

Kılıç devriye elçisinin pozisyonu düşük değildi. Her savaşa girdiklerinde, gerekli kaynakları ücretsiz olarak alabilirlerdi.

 

Ye Qingyu askeri tedarik bölümünde bu kez Zhao Ruyun’u görmedi.

 

Ancak tedarik bölümünün asker ve subayları, Ye Qingyu’yu gördüklerinde düşmanlık ile yanan bakışlar atıyorlardı. Zhao Ruyun ile ilişkileri ne olursa olsun, Ye Qingyu Zhao Ruyun’a vurduğundan itibaren bu tüm tedarik bölümünün yüzüne vurmakla eşitti. Açıkça, tedarik bölümü aşağıdan yukarıya Ye Qingyu’ya karşı iyi duygular gütmüyordu.

 

Kaynak talebini onaylamakla görevli askeri subaysa orta yaşlı bir adamdı.

 

Onun yüzünde bir gülümseme olmayan bir gülümseme vardı. İsteğini imzalamadan önce hafif soğuk bakışlarla kısa bir süre için Ye Qingyu’ya baktı.

 

Öyle olsa bile, tahsis edilmiş askeri kaynakları elde eden Ye Qingyu başını iki yana sallamasına engel olamadı.

 

Belli ki, askeri tedarik bölümünün insanları en sonunda malzemelere bir şeyler yapmışlardı. Ye Qingyu’nun aldığı ilaçlar ve bitkiler düşük kalitede idi; büyük çoğunluk ya yeterince büyümemişti ya da kurumuş ve solmuştu. Elde ettiği zırh ve silahlar da paslı ve eskiydi, en iyisi olmaktan çok uzaktı.

 

“Orduda, insanların tedarik bölümünün insanlarını rahatsız etmemesi gerektiği söyleniyor. Görünüşe göre bu söyleyiş yanlış değil. ”

 

Ye Qingyu gülümsedi ve hiçbir şeye itiraz etmedi.

 

Böyle bir durumda, tedarik bölümü kaynakları zaten askeri emir yeşim parçasındaki talimatlara göre tahsis etmişti. Bir seviyeye kadar zaten görevlerini yerine getirmişlerdi. Eğer bu konuda bir sorun çıkarırsa o hiç bir üstünlük elde edemezdi, bunun yerine küçük konularda gereksiz yere yaygara çıkarıyormuş gibi bir izlenim verirdi.

 

Bu imparatorluğun tedarik bölümüydü. Onların oldukça durgun ve eski yollardan ayrılmaması, büyük iyilikleri göz ardı etmeleri Ye Qingyu’nun gerçekten hayal kırıklığına uğramasına neden oldu.

 

Ye Qingyu Beyaz At Kulesine döndükten sonra, çöp gibi olan kullanmayacağı malzemelerim bazılarını Beyaz At Kulesine yerleştirdi. Beyaz At kılıç kölesi Bai Yuanxing onları düzenlemeye koyuldu.

 

O anda, uykunun ortasında olan Koca Kafa nihayet uyanmıştı.

 

Ye Qingyu bir an düşündükten sonra bu oburu kendi kucağına yerleştirdi. Sonra uzun zamandır hazırladığı kıyafetleri ve kaynakları topladı. Akşam olduğunda Beyaz At Kulesinden ayrıldı ve görev için orduya rapor vermek üzere ilerledi.

 

Bu, askeri emir yeşim parçasında kararlaştırılmış zamandı.

 

Bai Yuanxing ve Anne Wu, Beyaz At Kulesine bakmak için geride kaldılar.

 

… … … …

 

Bir gün sonra.

 

Youyan Sınırından yirmi mil uzakta.

 

Varlığı bulutlar tarafından örtülen bir formasyon gemisi yavaşça Patlayıcı Kar Buzuluna yaklaştı.

 

Ye Qingyu zeplinin ön tarafında duruyordu.

 

Uzun süredir esen rüzgâr, sis ve dumanı hey yöne sürüklüyordu.

 

Bu zeplin yirmi metre uzunluğunda ve beş metre genişliğindeydi. Nehrin üzerindeki sallara benzer bir yolla inşa edilmişti. Soluk beyaz rengiyle şık ve moderndi, Ye Qingyu’nun daha önce hiç görmediği bir metal malzeme ile yapılmıştı. Zeplinin dışına oyulmuş sıkı kümelenmiş formasyonlar vardı. Geminin kalbi, güç kaynağı görevi gören Köken kristalleri kullanılarak çalıştırılıyordu ve böylece havada kolayca geçiş yapabiliyorlardı. Bu geminin çıkardı ses çok azdı ve rengi de etraftaki beyaz bulutlara benziyordu. Birisi uzakta ve dikkatle incelemediyse onun varlığını keşfetmesi çok zordu.

 

Zeplinin etrafındaki her şeyi saran bir formasyon alanı vardı. Dışarıdaki güçlü soğuk rüzgârı engelliyordu.

 

Ye Qingyu geminin pruvasında bacaklarını çaprazlayarak oturuyordu.

 

Ve arkasındaki metal kaplamaların üzerinde gümüş zırh giyen yüzlerce asker vardı.

 

Bu askerler Öncül kampından dikkatle seçilmiş elit askerlerdi. En güçsüzleri bile bir Ruh Pınarı seviyesindeydi. Onlar, zeplinin metal kaplamasında sessizce duran Liu Zongyuan adlı bir savaş subayı tarafından yönetiliyorlardı. Her biri, savaşın gelmesini bekleyen inatçı ve kararlı bir taş heykel gibiydi.

 

En sonunda, Wen Wan bu sefer ki [Fırtına Harekâtına] katılamamıştı.

 

Ye Qingyu, bu operasyonda yer alan asker sayısının neredeyse on bin olduğunu biliyordu. Öncüller, yirmi askeri subay tahsis etmişti ve Sağ ve Sol kamp da, bu operasyona komuta etmek için bir başka yirmi subay tahsis etmişti. Beş kılıç devriye elçisi ile eşgüdümlü olarak, bu göreve gelen ordudan sayısız uzman vardı. Bir komutan sınıf liderin vekilinin önderliği ile onlar Kar Alanı Şeytan Irkının [Güneye Meyilli Lejyonu] tarafından korunan tehlikeli bir alanına doğru yola çıkmışlardı.

 

Sadece sayılar ve askeri güç düşünüldüğünde, bunun son derece önemli bir askeri operasyon olduğu anlaşılabilirdi.

 

Önceden kararlaştırılan plana göre bütün kampların kırk askeri subayı farklı yönlere doğru yola çıkmıştı.

 

Ye Qingyu’nun formasyon zeplini yalnız başına uçuyordu. Gece boyunca havaya doğru atılarak uçtu. Çok yavaş bir hızla seyahat ederken gökyüzünde ki bulutlar tarafından sarıldı ve yavaşça Kuzey yönüne doğru yöneldi.

 

Zeplinin en üst komutanı Liu Zongyuan, sessiz bir uzmandı. İlk buluştuklarında Ye Qingyu’ya sadece biraz başını sallamış ve tek bir kelime daha fazla konuşmamıştı. Konuşmayan bir kaya gibiydi. Her askeri emir yardımcı komutan tarafından veriliyordu. İki kişi, besbelli uzun bir süre boyunca birlikte çalışmıştı ve bu yüzden son derece eşgüdümlü bir hale gelmişti.

 

Ye Qingyu da bu Liu Zongyuan’ı gizlice gözlemliyordu.

 

Bu kişi görünüşünden, otuz yaş civarında görünüyordu. Kaslı bir figürü, geniş sırtı ve omuzları ile sağlam bir dış görünüşü vardı. Arkasında beyaz pelerini olan gümüş zırh giyiyordu. Sırtında asılı devasa bir savaş kılıcı vardı. Vücudundaki içsel yuan çok geniş ve derindi, gücünü anlayamıyordu. Ye Qingyu en azından şu anki eğitim âlemiyle Liu Zongyuan’ın içinde bulunduğu aşamayı göremiyordu.

 

“Yanlış hatırlamıyorsam, bu Liu Zongyuan [Askeri Yıldız Listesinde] seksen üçüncü sırada yer alıyor. Öncül kampında güçlü bir karakter olarak sayılabilir; Onun sıralaması, Wen Wan’dan bile daha yüksek. ”Ye Qingyu kalbinde gizlice hatırlamıştı.

 

Liu Zongyuan’ın komutasındaki askerler de onun kadar sessizdi.

 

Bu zeplin, herhangi bir ses çıkarmadan bulutların birbirinden ayıran bir ruh gemisi gibiydi. O Göklerin kubbesi boyunca yavaşça süzüldü.

 

Yeşim parçasındaki askeri emir çok basitti. Ye Qingyu, Liu Zongyuan’ın operasyonlarını koordine ediyordu. Bir yandan askeri disiplini araştırarak, çeşitli askerlerin savaş eylemlerini kaydetmek, diğer yandan da önemli anlarda savaşmak zorundaydı. Askeri subayın görevinin başarısını garanti etmek için buradaydı. Liu Zongyuan’ın görevinin ne olduğunu ise, Liu Zongyuan bundan bahsetmediğinden dolayı, Ye Qingyu’nun bilmesi mümkün değildi.

 

Fakat Ye Qingyu bu geminin hızından ve rotasından, bu görevdeki insanların ana savaş gücünün bir parçası olmaması gerektiğini tahmin ediyordu. Bir tür koordinasyon rolü oynamalı ya da sürpriz bir pusu hazırlayacak olmalıydılar.

 

Ye Qingyu nedenini bilmese de Liu Zongyuan’ı gözlemlediğinde kendisine karşı sıcak hislerinin olmadığı belli belirsiz bir şekilde hissediyordu. Onun Ye Qingyu’ya karşı hafif bir düşmanlığı vardı.

 

“O da Serin Esinti Dağı grubundan birisi olabilir mi?” Ye Qingyu, tahmin etti.

 

Ye Qingyu yoldayken arada sırada dinlenmesinin dışında, geminin pruvasında bacaklarını çaprazlayıp otururken zamanının çoğunu qi’sini deveran ettirip eğitim yaparak harcıyordu.

 

O günün öğleninde, formasyon zeplininin önü aniden yön değiştirdi. Doğrudan Batı’ya doğru yöneldi ve hızını biraz artırdı.

 

Bulutlar ve sis gökyüzünün her yerindeydi. Görüş sınırlıydı. Birisi gökyüzünde sadece yüz metre öteyi görebiliyordu. Ye Qingyu, bu zeplinin nereye gittiğini bilmiyordu. Aşağıdaki araziyi bile göremiyordu. O gittikleri yönü sadece belli belirsiz hissedebiliyordu. Zaman çok yavaş geçerken gemi tamamen sessizdi. Ye Qingyu çok sıkılmış hissediyordu.

 

Gemi yol alırken herhangi bir kurala bağlı kalmıyor gibiydi.

 

Bazen hızlanırken bazen de bir şeyler bekliyormuş gibi duruyordu. O askeri emirleri takip etmiyormuş gibi görünmüyordu daha çok amaçsızca uçuyormuş gibiydi.

 

Ye Qingyu bunun nedenini sormak birkaç kez istemişti. Fakat bakışları, Liu Zongyuan’ın bir kaya kadar sessiz olan figürü ile karşılaştığında bazı nedenlerden dolayı bu niyet dağılıyordu.

 

Böyle bir durumda, üç gün yavaş yavaş geçti.

 

Onlar yolda Şeytan Irkı askerlerinin veya başka takımların hava gemilerine rastlamadılar. Savaşı geç herhangi bir alarm veya ikaz durumu bile olmadı.

 

Onlar yavaşça bulutların arasından geçmeye devam ettiler. Sessiz ve beyaz bir dünyaya girmiş gibiydiler. Zaman o kadar boğucu ve yavaş ilerliyordu ki insanı çıldırtıyordu.

 

“Yolculuğumuz boyunca birçok kez durduk. Belki de ordudan bir emir aldık ya da belki de Şeytan Irkının savunmasını tespit ederek varlığımızın keşfedilmesini önledik. Biz Şeytan Irkından saklanmaya çalışıyoruz. Bizim görevimiz Patlayıcı Kar Buzulu topraklarının derinliklerine girmek olabilir mi? ”Ye Qingyu yavaş yavaş anlıyordu. Fakat Youyan Sınırında ki orduyla iletişim kurmak için ne tür bir yöntemin kullanıldığını hayal etmek zordu. Formasyonların teknolojisi daha önceki hayallerini fazlasıyla aşmıştı.

 

Ye Qingyu, Youyan Sınırına gelmesinin doğru bir seçim olduğunu daha da fazla hissediyordu.

 

Sadece böyle bir yerde dünya görüşü genişleyecekti. Hayatını küçük bir şehirle sınırlı tutamazdı. Eğer orada kalsaydı sıradan bir hayat yaşayacaktı ve asla daha uzakları göremeyecekti. Onun görüşü her zaman bir köşe ile sınırlı kalacaktı.

 

Beşinci gün.

 

Ye Qingyu, zeplinin ne kadar uzaklaştığı konusunda net değildi.

 

O anda zeplin durdu. Zeplinin merkezindeki formasyon çalışmayı bıraktı ve zeplin gizli bir pençe gibi bulutların içinde sessizce süzülmeye başladı. Zırh plakalarının üzerindeki askerler de ihtiyatlı olmaya başladı. Liu Zongyuan daima zırh plakasının üzerine oturuyordu. Onun verdiği his, sanki avının gelişi için sessizce bekleyen, bulutların içinde saklanan sabırlı bir avcı gibiydi. Sonra o tek vuruşta öldürecekti.

 

Ye Qingyu, Liu Zongyuan ve diğerlerinin ifadelerinde bir endişe izi görebiliyordu.

 

Bu dolaylı olarak Ye Qingyu’nun tahminini doğruluyordu.

 

O ve diğerleri şu anda Patlayıcı Kar Buzulunun derinliklerinde olmalıydılar. Onlar eğer Şeytan Irkı tarafından keşfedilirse devasa bir felaketle karşı karşıya gelirlerdi.

 

Liu Zongyuan bu süre zarfında iki kez geminin içinde ki kamaraya girmişti.

 

Liu Zongyuan içerde uzun bir süre durduktan sonra çıktığı her seferinde yeni emirler veriyordu.

 

“Büyük olasılıkla kamaranın içinde ordunun gerçekten büyük bir lideri var. Bu geminin en yüksek komutanı askeri subay Liu Zongyuan değil. ” Ye Qingyu aniden bu noktayı fark etti.

 

Ye Qingyu yolda kendi inisiyatifiyle hiçbir soru sormamıştı. O dışarıdaki her şeyi sessizce gözlemleyen bir yabancı gibiydi.

 

Gün batımı.

 

Gece vakti geldi.

 

Zırhlı askerler giderek daha temkinli ve gergin hale geldiler.

 

Ye Qingyu zamanı tahmin etti.

 

Eğer önceki askeri plan değişmemişse, o zaman Öncü Kampı, Sağ kamp ve Sol kampın ana savaş gücünün Şeytan Irkının [Güneye Meyilli Lejyonu] ile doğrudan savaşmaya başladığına inanıyordu. Bu seferki, on binden fazla kişinin katıldığı büyük çaplı bir askeri operasyondu. Savaş alanı kıyaslanamaz şekilde trajik olmalı. Her an ve her saniyede, yaşayan kişiler ölüyor, her an ve her saniyede savaş uzmanları düşüyordu…

 

“Bizim yaptığımız görev tam olarak ne?”

 

Ye Qingyu gittikçe meraklandı.

 

Youyan Sınırı böyle büyük çaplı bir askeri operasyon planlamıştı. Bu Wen Wan’ın söylediği gibi askerleri eğitmek veya Şeytan Irkının askeri gücünü araştırmak için olmamalıydı. Bunun dışında bazı özel gayeler vardı.

 

Ve kendisi böyle bir savaşta, hangi rolü oynuyordu?

 

Kara gece aşağı indi.

 

Ye Qingyu gözlerini kapalı tutarken, askeri subay Liu Zongyuan ilk kez onu bulmak için inisiyatif aldı. Ye Qingyu’nun önünde durdu.

 

“Ne oldu?” Ye Qingyu gözlerini açtı.

 

Liu Zongyuan’ın yüzünde hiçbir ifade yoktu. Yavaşça dedi ki, “Subay Ye, birisi seni görmek istiyor.”

 

Ye Qingyu şaşırdı, “Kim o?”

 

“Onu gördüğünde bileceksin.” Liu Zongyuan döndü ve geminin kamarasına doğru yöneldi. “Lütfen beni takip edin.”

 

 

Önceki bölüm      Sonraki bölüm

Önceki Bölüm
Sonraki Bölüm